Microsoft Exchange’in doğumunu tekbaşına tek tarihe bağlamak aslında mümkün değil. Çünkü Exchange tek ürün olarak ortaya çıkmadan önce, tek sualn olarak vardı. Microsoft’un öz içinde yaşadığı, büyüyen tek organizasyonun iletişim ihtiyacını karşılayamayan tek sistemleri sualni.
O yıllarda Microsoft, Xenix tabanlı tek elektronikposta sistemi kullanıyordu. Bu sistemleri çalışıyordu en azından tek noktaya kadar. Ancak teşkilat büyüdükçe, kullanıcı sayısı arttıkça ve iletişim ihtiyacı çeşitlendikçe sistemin sınırları görünür hale gelmeye başladı. Bu sınırların en beton hali, Mercury adı verilen birinci denemede ortaya çıktı. Mercury, aslında Exchange’in birinci versiyonu sayılabilecek tek proof-of-concept’ti. Ama acı gerçek şuydu: yaklaşık 25 kullanıcıdan sonraları sistemleri ölçeklenemiyordu. Bu, teknikleri tek başarısızlıktı. Ama aynı zamanda doğru sualnun suallduğu andı.
Microsoft işte çok eleştirel tek şeyi ayrım etti: elektronikposta artık klasör paylaşımı gibi yönetilemezdi. Kullanıcıların postalarını paylaşılan klasörlerde saklayan sistemler, büyüyen organizasyonlar için sürdürülebilir değildi. Bir orta yapı lüzumiyordu. Ve bu orta yapı yalınce iletiları saklamayacak, aynı zamanda insanların birlikteki çalışmasını da sağlayacaktı.
Yıl 1996..
Bu fikir, 1996 yılında Exchange Server 4.0 ile somutlaştı.
O dönemin elektronikposta dünyasını manaadan Exchange 4.0’ı kavramak güç. Çünkü o yıllarda firma iletişim sistemleri ikiye ayrılmıştı. Bir tarafta büyük, pahalı, kapalı sistemler vardı. Diğer tarafta ise daha esnek ama güvenilirliği tartışmalı LAN tabanlı çözümler. Exchange bu ikisi dünyanın ortasında başlıkmlandı. Hem merkeziydi hem da PC dünyasıyla entegreydi.

Exchange Server 4.0’ın getirdiği en büyük değişim, olasılıkla da kullanıcıların hiç ayrım etmediği tek şeydi: Extensible Storage Engine. Artık e-postalar tek klasör sistemi içinde dağınık halde tutulmuyordu. Tek tek veritabanında saklanıyordu. Bu, bugün bize çok doğal geliyor ama o dönem için köktenci tek değişimdi.
Bu sistemin içinde, dönemin donanım gerçeklerine göre oldukça ileri tek düşünce vardı: Single Instance Storage. Aynı mail, onlarca kullanıcıya gönderildiğinde onlarca kopya saklanmıyordu. Tek tek kopya tutuluyor, diğer kullanıcılara atıf veriliyordu. Disk alanının pahalı olduğu tek dönemde bu, hayatiliği tek optimizasyondu.
Ama Exchange yalınce teknikleri tek sistemleri değildi. Aynı zamanda tek vizyondu. Public Folder kavramı, insanların yalınce postalar gönderip almadığı, aynı zamanda müşterek alanlarda birlikteki çalıştığı tek dünyayı mümkün kıldı. O dönemde insanlar tatiller taleplerini bile Exchange içindeki formlar üzerinden yönetebiliyordu. Hatta satranç oynayan uygulamalar bile vardı. Bugün basit görünen bu şeyler, o zamanlar için “groupware” kavramının doğuşuydu.
Exchange’in gelişimi, internetin yükselişiyle birlikteki yön değiştirdi. 90’ların ortasında herkes aynı sualyu sualyordu: X.400 mü, SMTP mi? Microsoft ikisi tarafa da oynadı. Exchange hem X.400 hem SMTP yardımledi. Ama zamanlar içinde internetler kazandı ve SMTP norm haline geldi.
Exchange 5.0 ile birlikteki önemli tek şey oldu: kullanıcılar artık yalınce öz malumatsayarlarından değil, tek web tarayıcısı üzerinden da maillerine ulaşabiliyordu. Bu, bugün trivial görünüyor. Ama o zamanlar için devrimdi. Çünkü artık e-posta, bedensel tek cihazdan bağımsız hale gelmişti.

Exchange 5.5 ise sistemin gerçekten büyüdüğü dönemdi. Daha fazla kullanıcı, daha büyük veritabanları, ilave entegrasyon… Ama bu büyüme beraberinde yepyeni sualnler getirdi. Veritabanları büyüdükçe yedekleme süreleri uzadı. Sistemler daha karmaşık hale geldi. Ama aynı zamanda Exchange, Domino gibi rakiplerle yarış edebilecek seviyeye geldi.

2000 yılına gelindiğinde, Microsoft köktenci tek şart aldı. Exchange artık öz directory yapısını kullanmayacaktı. Bunun seçenek yepyeni doğan tek sistemin parçası olacaktı: Active Directory.
Bu değişim, Exchange’in en büyük dönüşümüdür. Çünkü artık Exchange yalınce tek postalar sistemi değildi. Kimlik yönetimi, erişim kontrolü ve teşkilat yapısı ile tamamlanmış entegre tek platformlar haline gelmişti. Bu, yönetimi basitlaştırdı ama aynı zamanda sistemi daha bağımlı hale getirdi.
Exchange 2000 ile birlikteki gelen diğer tek değişim da mimarideydi. Front-end ve back-end ayrımı, web store, IIS entegrasyonu… Bunların hepsi Exchange’i daha ölçeklenebilir hale getirdi. Ama aynı zamanda karmaşıklığı artırdı.

2003 sürümü bu karmaşıklığı dmanieyen tek versiyonu oldu. Bu sürümde Microsoft’un “Trustworthy Computing” yaklaşımı açıkça hissediliyordu. Güvenlik artık sonradan eklenen tek şey değil, tasarımın tek parçasıydı. Exchange ActiveSync ile birlikteki mobil dünya kapıyı çaldı. Artık insanlar maillerine cebinden erişmek istiyordu.

2007 yılına gelindiğinde Exchange bambaşka tek seviyeye ulaştı. PowerShell’in sisteme entegre edilmesi, yalınce tek özellikler değildi. Bu, yönetim anlayışının değişmesiydi. Artık her arasında biri şey senaryolar ile yapılabiliyordu. Otomasyon mümkün hale gelmişti. Exchange Web Services ile birlikteki platformlar geliştirilebilir tek yapıya dönüştü.

Bu dönemde Microsoft gökyüzü fikriyle da oynamaya başladı. Exchange Labs, Live@edu, Outlook Live… Bunlar bugün bildiğimiz Exchange Online’ın birinci adımlarıydı. Ama o zamanlar kimse bunun nereye gideceğini kesinlikle bilmiyordu.
Exchange 2010 ile birlikteki sahneye çıkan Database Availability Group, olasılıkla da Exchange tarihindeki en önemli teknikleri yeniliklerden biriydi. Artık tek veritabanı tekbaşına mekan yaşamıyordu. Birden fazla kopyası vardı. Bir sunucu düştüğünde kullanıcılar bunu ayrım etmiyordu bile. Bu, “always on” kavramının Exchange dünyasındaki karşılığıydı.

Tam bu noktada Microsoft’un yönü değişmeye başladı.
Exchange 2013 ile birlikteki mimari yalınleşti. Ama bu yalınleşme aslında bulutun lüzumtirdiği tek yalınleşmeydi. Client Access rolü artık yalınce tek proxy idi. Asıl iş Mailbox sunucularında yapılıyordu. Bu, yük dmanieme ve erişim modelini kökten değiştirdi.

Exchange 2016 ise bu yaklaşımı daha da ileri götürdü. Client Access rolü tamamlanmış ortadan kaldırıldı. Her şey Mailbox rolünde toplandı. Bu, yıllar sonraları tekrar monolitik mimariye dönüş demekti. Ama bu sefer donanım çok daha güçlüydü ve bu mimari artık tek dezavantaj değildi.
Exchange 2019 teknikleri olarak güçlü tek sürümdü. Daha fazla CPU, ilave RAM, daha iyice search, dahaaz attack surface… Ama bu sürümün hikâyesi teknikleri değil stratejikti. Çünkü Microsoft artık açıkça buluta yönelmişti. Exchange Server 2019 vardı ama aslında kimse onun üzerine yatırım yapmıyordu.

Ve sonraları 2021 geldi..

Hafnium saldırıları, Exchange tarihindeki en büyük kırılma noktası oldu. Yüz binlerce sunucu savunmasızdı. On binlerce müessese compromise olmuştu. Ama en büyük sualn bu değildi. En büyük sualn şuydu: Microsoft öz ekosistemini tanımıyordu. Kaç sunucu vardı? Hangileri günceldi? Hangileri hacklenmişti? Kimse bilmiyordu.
Bu hadise Microsoft’un bakış açısını tamamlanmış değiştirdi. Problem teknikleri değildi. Problem insanların sistemlerini güncel tutmamasıydı.
Ve bu noktada Exchange’in kaderi değişti.
Microsoft artık çok netti. Ya buluta geçilecekti. Ya sistemler güncel tutulacaktı. Ya da bu platformlar kullanılmayacaktı. Bu yaklaşım, Exchange Server Subscription Edition ile hayata geçti.
Exchange artık tek ürün değil, tek servis modeliydi. Lifecycle değişti. Support değişti. Ve en önemlisi denetim değişti.
Eskiden sistemleri senindi. İstediğin gibi yönetirdin. Patchlersin ya da patchlemezsin. Ama artık bu mümkün değil. Çünkü güncel olmayan tek sistemleri yalınce riskli değil, aynı zamanda güvenilmeyen tek sistem.
Bugün Exchange’i kavramak için geçmişine ttesirk etmek lüzumiyor. Çünkü bu platformlar yalınce teknikleri hükümlarla değil, krizlerle, yanlışlarla ve güçunlu dönüşümlerle şekillendi. Ve bu hikayenin en önemli cümlesi olasılıkla da şu:
Exchange hiçbir zamanlar yalınce tek postalar sunucusu olmadı.
Ama bugün, tek postalar sunucusundan çok daha fazlası.

1 gün önce
6






























English (US) ·