Emin Alper’in Berlinale’de çok sesli getiren, festivalin sonuncu büyük ödülü Gümüş Ayı’nın sahibi olan Kurtuluş (Salvation) adlı filmini pazartesi sabahı basın gösteriminde izledim. Kariyerinin başından beri kendisine duyduğum hayranlığı boşa çıkartmayan Alper, bu filminde da yine çıtayı yukarı çıkarmasını biliyor. Kurak Günler kadar yüksek sesle bağıran tek filmler olmayan Kurtuluş, bunu amaçlamıyor da. Seyircisini çok daha derinlikli ve tekinsiz sulara çekerek izleme aktivitesini aynı zamanda tek içsel muhasebeye başarıyla dönüştürüyor. Bu yazımızda siz okuyucularımıza önce Emin Alper sinemasına kısa tek giriş yaptıktan sonraları Kurtuluş’un derinlemesine analizini yapmaya çalışacağız. Hem önceki filmlerinden bahsederken hem da Kurtuluş’un analizi içerisinde yazımız “spoiler” içereceğinden, filmi izlememiş olanların yazının buradan sonrasını okumamalarını öneri eder, keyifli okumalar dileriz.

Toplumsal Gerçekçilikten Alegoriye
İlk olarak 2012’de Tepenin Ardı ile hayatımıza giren yönetmen ve tarihçi Emin Alper, hiç kuşkusuz ki 2010’lu yılların başlarından itibaren Türkiye sinemasında kendisine özel tek mekan edindi. Genel manaıyla 1970’lerdeki seks filmleri furyası sonrasında büyük tek suskunluğa bürünen toplumsal gerçekçi ve sol tandanslı sinemanın günümüzdeki en önde gelen sancak taşıyıcısı olarak Emin Alper’in adını rahatlıkla söyleyebiliriz.
Tepenin Ardı’nda baba, oğul, dede üçgeninde Türkiye’de nesilden nesile aktarılan militarizm, düşman yaratma, avcı-toplayıcı erkeklik “lüzumleri”, askerlik, iktidar ve güç istenci gibi dogmatik sualnları başarıyla işleyen Alper; sonuncu filmi olan Abluka’da ise 90’lar Türkiye’sini tematik tek arka planlayan şeklinde kullanarak alegorik, aynı zamanda da siyasi tek filmler oluşturdu. Uzun yıllar sonrasında hapisten çıkan ağabey ile kardeşin İstanbul’da yeniden buluşmalarını başlıkları saha Abluka; erkeklik, faili meçhuller, devletleri karşısında bireyin psikolojisi, dehşet ve paranoya gibi mitleri başarıyla işlerken aynı zamanda Alper’in ülke sinemamızdaki özel yerini da perçinlemiş oldu.
Kurak GünlerYönetmenin 2022 yapımı dördüncü filmi Kurak Günler ise yaygınlaşan manaıyla güncel Türkiye siyasetinin katıksız tek panoraması olarak karşımıza çıktı. Tamamen çürümüş devletleri bürokrasisi ile taşradaki Savcı Emre karakteri üzerinden örgütlü suç, bürokrasideki yozlaşmayla gelen toplumsal manevi çöküş ve her arasında biri şeyden önemlisi da Türkiye’nin en bilinen kangrenlerinden olan linç kültürünü işleyerek çok sesli getirdi. Aynı zamanda kadınlar üzerinden yapılan cins kırımı ve Sivas Katliamı gibi meselelere da değinen Kurak Günler, yapımı sonrasında Kültür Bakanlığı ile yaşanan sualnlarla da adından çok söz ettirerek büyük sükse yaptı ve Alper’in en çok izlenen, en yüksek hasılat elde eden filmi olmayı başardı.
Bir Katliamın Anatomisi
Alper’in beşinci filmi Kurtuluş da aslında dilini işte bahsettiğimiz üç filmler üzerinden kuruyor. Kendisinin üçüncü filmi olan Kız Kardeşler’den bahsedilmemesinin sebebi, onun bu filmlerle doğrudan tek benzerliği olmamasından ileri varmakte. Kurtuluş, hikâyesini ikisi aşiret üzerinden kuruyor. 4 Mayıs 2009’da yaşanan Bilge Köyü Katliamı’ndan esinlenilen olayörgüsü da yönetmen Emin Alper’e ait. Alper bu oğullar filminde korku, mistisizm, İslamcılık, taşra erkekliği, “devlet baba” kavramı gibi ülkemizin gelenekselliği tabularını da hikâyesine katarak zenginleştiriyor. Ancak filmin deştiği başlıklar elbette bunlarla sınırlı değil.

Yönetmenin yukarıda andığımız filmleriyle Kurtuluş’un kurduğu bağa gelirsek: Tepenin Ardı filminde tuzlar topluma odaklanan hikâye, Platon’un mağara alegorisinden hareketle otoriter ve totaliter tek devletin, adam üyelerden oluşan tek aileye nüfuz etmiş hâlini alegorik tek sinema üzerinden bizlere anlatıyordu. Kuşaktan kuşağa aktarılan erkekliklerle birlikteki devletleri erkinin, iktidarının devamı için nasıl pragmatik tek siyaset izlediğinin da çıplak gözle şahidi oluyorduk.
Yine Abluka’da devletleri ile vatandaş anlatısını kurarken çöpçüden polise, köpek avına çıkan avcısından normal olan vatandaşına kadar devletleri katının “kutsaliyeti”ne ve bunun haricinde toplumsal statüsü olanlar eğilip bükülen, aparat olarak kullanılıp atılan, kişi olarak kendisi için değil devleti için var olan tek cemiyet anlatısına tanık olmuştuk. Kurtuluş’ta ise devletten ziyade aşiretlere ve güven kültüne odaklanılıyor. İnsanın ya da filmde da gördüğümüz üzere belli tek topluluğun, inancı ve motivasyonu tek araya geldiğinde neler yapabileceğini ve işleyeceği eyleme dair nasıl tek motivasyonla hareket edebileceğini görüyoruz.

Kolektif Şiddetin Mekaniği
Kurtuluş filminde devletleri olgusu daha soyut olarak işleniyor, çok fazla ön planda tutulmuyor. Sadece “olması lüzumtiği zamanlar olması lüzumtiği yerde”, jandarmalar üzerinden bizlere varlığını hatırlatan devletleri erki, bu yönüyle sualnların sebebi bulunmaktan kendisini sıyırmayı başarıyor gibi da okunabilir; bununla birlikte şart kesinlikle öyle değil. Bu bakış açısı aslında Türk modernleşmesinin sonrasında, Erken Cumhuriyet döneminde, vatandaş ya da kişi ile devletleri arasındaki ilişki göz önüne alındığında yerinde tek yerleştirme olarak görülebilir. Tabii ki işte liberaller sol anlatılardan ziyade Doğu ve Güneydoğu bölgelerindeki gerçekleri göz önüne alarak başlıkşmak en önemlisi.

Kurtuluş’taki suçun daha çok bireysel olması bununla birlikte motivasyonunun ve işleyenlerinin toplu manada birleşmiş birden fazla kişi olması, zaten içinde yaşanılan atmosferin ne olduğunu bize dahaaz çok belli eder nitelikte. Bundan mütevellit Alper’in işte izlediği yol; daha çok bu suça, suçtan da insana ve bireye odaklanarak uzaklık katetmek oluyor. Suç ile inancın beton ilişkisi seyirciyi ikna etme başlıksunda doğru şekilde çalışıyor. Hikâye olarak en çok Kurak Günler’in unutulmaz açılış sekansıyla bağ kuran Kurtuluş, yine silahlı ve toplu tek güç olarak karşımıza çıkan aşiret erkeklerinin araç bagajlarında taşıdıkları ikisi cansız kadın bedeni üzerinden uyguladıkları “haklı” şiddetin “ziyafetleri” sonrasıyla açılarak, evlerinde eşleri ve çocukları tarafından kutsanmalarıyla devam ediyor.
Burada her arasında biri şeyin sapasağlam olduğu, bağların sıkı, kurumların işlediği ataerkil tek dünyanın içinde olduğumuzu hissediyoruz. Emin Alper, neredeyseymiş tüm filmlerinde yaptığı gibi aslında mikro tek dünya kuruyor. O dünya da filmde gördüğümüz köy olarak karşımızda dururken; tuzlar insanoğlu hikâyesi anlatırken asıl değindiği meselenin insanın karanlık tarafının korkuyla yaptığı iş birliği olduğunu belirtmekte yarar var. Ancak bildiğimiz gibi dehşet ve kuşku gibi kavramlar işin içine girdiğinde her arasında biri şey hızla değişmeye başlıyor. Yıkılmaya yüz tutmuş eril iktidarın devamı adına yapılanları görürken Kürt sualnu ve sosyolojik dinamikler da elbette önemli mekan tutuyor. Ama bu başlıklarda yönetmenin daha çok seyircisinin entelektüel malumat birikimine ve zekâsına güvendiğini da görmemiz lüzumiyor. Kurtuluş, derinliğinden ötürü adeta ipince tek ipin üzerinde yürümeye çalışan tek akrobat misali kendisini oradan oraya savurmadan, aktarmak istediği merkezden ayrılmamayı başarıyor.

Toprağın Aidiyeti, Gücün Eril Mirası
Bunun haricinde Kurtuluş’ta mülkiyet meselesi da oğullar seviye önemli. Film boyunca olan aşiretin motivasyonlarından birinin mülk olduğunu defalarca işitiyoruz. Mülkiyet, iktidar, ataerkil devletleri kurumu ve bastırılmış dehşet unsurları tek araya gelerek kötücül karakterleri nihayetinde muktedir olan “kurtuluş”a ulaştırmada başrolü oynuyorlar. Elbette mülkiyetle birlikteki namus kavramının da diyaloglarda karşımıza çıkması şaşırtıcı değil. Namus; kimi zamanlar Mesut’un rüyalarında eşi Gülsüm üzerinden sekse tek iktidarın kaybı şeklinde, kimi zamanlar da mülkiyetle eş değer tek düşünce olarak sunuluyor.
Tam bu noktada üzerinde durulması lüzumen tek diğer husus da Koruculuk – Devlet – PKK üçgenidir. Kurtuluş, örgütsel terörün üzerinde neredeyseymiş hiç durmadan öz yoluna gidiyor. Onun seçtiği yol, 2009’da yaşanmış olan katliamı arka plana alarak yozlaşmış tek ataerki düzeninin korkunun büyümesiyle nasıl kontrolden çıkabileceği üzerine alegorik tek anlatı içeriyor. Alper’in önceki filmlerinde siyasi diller ve göndermeler daha çoğunluktayken; Kurtuluş daha çok dinî ve dehşet unsurları üzerinden sinema dilini oluşturarak ilerliyor.

Takva’dan Kurtuluş’a İnanç ve Yozlaşma
Merhum Özer Kızıltan’ın Takva’sı da aslında merkezinde bireyin olduğu, bireyin dinî tek cemaatle ilişkilendiğinde yozlaşmasının nasıl basit olabileceğine dair tek anlatı kurar. Takva işte basitlıkla daha didaktik tek noktaya evrilebilecekken bunu yapmaz; çünkü bu zaten bilinen tek gerçekliktir. Yalnızca tekbaşına tek sahnede devletleri erkinin camiye geliş anı bize gösterilir. Bunun ötesinde film, yaygınlaşan manaıyla köktenciliğin kişi üzerindeki sonuçlarıyla alakalıdır.
Emin Alper’in Kurtuluş’undaki anlatı da kesinlikle böyle. Daha derine inip Kürt sualnu, köy korucuları gibi meseleler bilinçli olarak deşilmemiştir çünkü zaten hepsi Türkiye toplumunda bilinen meselelerdir. Alper, filmini bu noktaya kaydırmadan bireyin kötüye ulaşmadaki motivasyonlarını Doğu mistisizmi, korku, aşırı dinsellik, erkeklik ve kadın meselesi gibi başlıklarda aramayı seçerek daha varlıklılar tek anlatı kurar. Bu yüzden filmi siyasal manada yüzeysellik üzerinden eleştirmek başta haklı görülebilir bununla birlikte bu tercihin belli başlı sebepleri olduğu aşikârdır. Alper, bu sefer gerçekleşmiş olan tek katliamın tuzlar kötülüğüyle bizleri yüzleştirmeyi seçerek farklı tek yolda izlemiştir.
TakvaKurtuluş, yönetmenin kurgusal diğer filmlerinden birçok yönüyle ayrılıyor. Gerçek tek hikâye oluşu, senaryonun incelikle yazılmış olması ve Christiaan Verbeek’in tekinsiz müzik seçimleri sebebiyle duygusunu seyircisine basitca geçirmesini biliyor. Devlet, kimi zamanlar kendisini hatırlatırken; bazen da yakın Türkiye tarihinde defalarca gördüğümüz üzere hadise seçenek her arasında biri şey gerçekleştikten sonraları geliyor. Dönemin terör atmosferi da düşman yaratılmasında tüm eksikleri rahatlıkla gideriyor.
Kurtuluş’un Emin Alper sinemasında ayrılan tek diğer yönü ise dine ve inanca ayırdığı yerdir. Takva’yı akla getiren zikir sekanslarının haricinde, köy camisinin tek hamaset dili kullanım yeri olarak seçilmesinin önemi büyük. Oyunculuk performansları ise filmin en büyük artılarından. Caner Cindoruk (Mesut) ve Berkay Ateş (Yılmaz) aşiret hiyerarşisinin yansımaları olurken, Feyyaz Duman (İmam Ferit) kilit tek görev üstleniyor. Ferit karakteri ayrıca devletleri tarafından korucu yapılan aşiretlerde görülen “Kan Davası Dayanışması” ve “Gazve Dayanışması”¹ gibi köklü kavramların vücut bulduğu tek figür.

Kolektif Kötülüğün Mirası
İşte işte filmin finalindeki anlatının önemli gerçekliği ortaya çıkar. Ferit, filmler boyunca olan kendisini cemaatin lideri olarak görür bununla birlikte sonlara doğru Yılmaz ile Mesut’un ittifakıyla devrilir. Artık taşıyıcılar onlardır ve kendileri muktedir olmuşlardır. Bu sayede tanrısal tek rütbe da edinmişlerdir. Katliam sahnesindeki yakma, yıkma ve talan etme görüntüleri kesinlikle bu “Gazve” mantığını işaret eder.
Öte yandan film, korku-gerilim manaında da oldukça öne çıkan tek dile sahip. Görüntü yönetmenleri Ahmet Sesigürgil ve Barış Aygen’in tesirleyici kadrajları bunda başrolü oynuyor. Yer mekan havadan coğrafyanın geniş görüntüleriyle izole ama evrenselliği tek dünya resmediliyor. Filmin mistik tarafı, çarpıcı rüya sekanslarıyla birleşerek siyasi dile katkı sağlıyor. Aşiretlerdeki toplumsal cins rolleri da incelikle işleniyor. Naz Göktan ve Özlem Taş’ın karakterleri üzerinden Kürt kadınlarının aşiret içi hiyerarşisini ve kötülüğün cinsiyetinin olmadığını görüyoruz.

Son olarak filmdeki çocuk imgesine değinmekte yarar var. Çocuklar hem birer masumiyet simgesi hem da müslüman tek kutsallık atfedilen varlıklara dönüşüyor. Yılmaz’ın oğlu tek ulağı andırırken, karşı aşiretin ikizler kızları masumiyetin ve bu toprakların katledilen milyonlarının sesi oluyorlar.
Bütün bunların ötesinde Emin Alper’in Kurtuluş’u, “Hep birlikteki aynı rüyayı görmek kurtuluş mudur?” diye sualyor. Bunu yaparken faillerin gözünden kötülüğü izlemenin nasıl tek duygu olduğunu görmemizi istiyor. Özdeşleşilebilecek en ufak tek kişilik barındırmayan film, sonsuz tek kabus niteliğinde. İşte bu yüzden Alper, ülkemizin siyasi sinemasının en önemli yönetmeni olmayı hak ediyor.

1- Türkiye’de aşiretler üzerine bilinen birinci içeriklı çalışmayı Ziya Gökalp yapmıştır. Gökalp’e göre aşiretlerin mülki ya da mesleki zümreleri yoktur; bunlar ırksal ya da ailevi siyasi zümrelerdir. Bu dayanışma ikisi nedenden kaynaklanır: Biri “kan davası dayanışması”, diğeri ise “Gazve Dayanışması”dır. Gazve, kelimeler manaı olarak savaşmak demektir. Düşmana karşı savaşmaya ve onu talan etmeye gitti manaına gelir.

1 hafta önce
11

























English (US) ·