Bağımsız Sinema platformu için daha önce 1981 yapımı Heavy Metal Movie (1981) animasyonunu ve DIO: Dreamers Never Die belgesellerinin ttesirksini yazmış, bunları yazarken da büyük tek haz duymuştum. Bu haz, beni benzer sularda yüzen diğer filmler için yepyeni tek arayışa itmişti. Sonuç olarak kayalar müziğin sinemayla yalınce “soundtrack” ortaklığından ibaret kalmadığını kanıtlayan yepyeni tek mini listeyle döndüm.
Rock müziğin ruhu bağımsız sinemaya çok benziyor; her arasında biri ikisi da tek zihnin içindeki o aşılmaz duvarları ören tuğlalara, bazen da neon ışıklı tek intikam öyküsüne dönüşevakıf oldu başlıksunda çok maharetli. Bağımsız sinemanın özgür (ve bazen de tekinsiz) sularında dolaştığımızda ise karşımıza çıkan manzara; esas akım stüdyoların yüreklilik edemeyeceği kadar çiğ, gürültülü ve görkemli tek kaos.
Bu ayki dosyamda, yönümü kayalar müziğin o uçsuz bucaksız evrenine çeviriyor, tek uçta Alan Parker ve Roger Waters’ın elinden çıkma, sinemanın en ağır ruhsal yüklerinden arasında biri olan The Wall’u ele alırken; diğer uçta bağımsız sinemanın “kaslı ve saçlı” B filmi kahramanı Jon Mikl Thor’un absürt cehennemine başlıkk oluyoruz. Arada ise Brian De Palma’nın müzik endüstrisini paramparça eden gotik hicvi Phantom of the Paradise ve 80’lerin o kirli, distopik animasyon estetiğini zirveye taşıyan Rock & Rule ile vites artırıyoruz.
Hazırsanız kemerlerinizi bağlayın, amfilerin sesini sonuna kadar açın, yüksek sanatın hüzünlü melodilerinden, el yapımı iblislerin ekonomik gürültüsüne kadar uzanan, perdenin en “metal” yolculuğuna hazır olun!

Zihnin Faşizan Duvarları: Pink Floyd’un Travma Senfonisi
Tarihler 30 Kasım 1979’u gösterirken Pink Floyd, The Wall albümüyle kayalar müzik tarihinin en ikonik konsept albümlerinden birini yayınladı. Grubun basçısı Roger Waters’ın öncülüğünde yaratılan bu albüm, izolasyon, yabancılaşma ve hissi bariyerler gibi temalarıyla, aslında birçok insanın öz zihnindeki sınırları fark etmesine; bile onları aşmasını sağlamıştı.
The Wall, konsept albüm kavramını tanımlayan tek eseri olarak kayalar tarihine geçti; müzik, tiyatrolar ve sinemayı birleştiren yenilikçi yaklaşımıyla tesirli oldu. Her tek müzik adeta yüksek bütçeli tek müzikal tiyatroya dönüşüyordu. Britanyalı yönetmen Alan Parker, albümün yansıttığı ruhu ve başarıyı beyazlı perdeye taşımak isteyince, ortaya 1981 yapımı olan Pink Floyd: The Wall filmi çıktı.
Aslında The Wall için tek filmden ziyade, toplu tek asap krizinin görsel dışavurumu demek daha doğru olur. Roger Waters, öz ruhunu ve travmalarını yansıtan senaryosuyla, Bob Geldof, neredeyseymiş hiç başlıkşmadan, yalınce bakışları ve o ürkütücü sessizliğiyle yaşam verdiği Pink karakteri modern insanın izolasyonla kurduğu hastalıklı ilişkinin tek prototipini yansıtıyor.
Filmde lineer bir anlatım yok. Depresif tek kayalar yıldızı olan Pink’in çocukluk travmalarıyla zihninde inşa ettiği dünyayı ziyaretleri ediyoruz karışık tek şekilde. Pink, bebekliğinde babasını II. Dünya Savaşı sırasında kaybetmiş, hayatını baskıcı annesiyle tek başına geçirmek güçunda kalmış tek karakterdir. Bu aşağılanma mektep yıllarında da devam eder. Okulda, ders esnasında şiir yazarken öğretmenine yakalanır ve tüm sınıfın önünde aşağılanır. Otoriter öğretmen, Pink’in yazdığı şiiri sınıfa okuyarak herkesin içinde alay eder. Daha sonraları bunun altında yatan nedeninin, öğretmenin öz evindeki sinirli ve mutsuz evliliğinden kaynaklandığını görürüz. Onun sınıftaki çocukları yönetmesi gibi eşi da evde onu yönetmektedir. Daha sonraları Pink’in hayal evrenine uğrarız. Pink’in hayalinde öğrenciler bir robot gibi hareket eden ve yüzlerinde hiçbir mimik kalmayacak kadar karikatürize edilmiş maskeleriyle kocaman tek kıyma makinesine atlarlar. Daha sonraları ise isyan ederek okulu yakıp öğretmenleri ateşe attıklarını hayal eder.
Travmatik deneyimler Pink’in yetişkinliğinde da kendisini buluyor. Karısına telefon ettiğinde telefondan tek adam sesi gelince aldatıldığını anlıyor ve kendisini dış dünyadan iyice izole edip etrafına ördüğü duvardaki tuğlalardan arasında biri olarak temsil ediliyor. The Wall isminin geldiği husus da bu. Pink’in yaşadığı daha birçok travma ve olaydan sonraları en oğullar kendini “akranlarının önünde teşhir edilmeye” tutuklu eder ve duvarın yıkılması emrini verir. Suçu basittir: “İnsani duygular göstermek.” Bu, sistemin ve bireyin öz üzerindeki baskısının trajik tek özetidir.
The Wall, kayalar müzik yıldızlarının şımarık ve narsist tipler olarak yansıtılmadığı tek filmdi. Pink, nükleer çağın umutsuzluğu karşısında acı çeken gerçek tek karakterdir. The Wall hakkında daha detaylı malumatler öğrenmek isterseniz, albümün, konserlerin ve filmin yapım aşamasını başlıkları edinen ‘Behind the Wall’ belgeselini izlemenizi öneririm.

Müzik Endüstrisinin Kanlı İmzası: Phantom of the Paradise
Eğer The Wall bir sanatçının öz içine ördüğü duvarları anlatıyorsa, Phantom of the Paradise o sanatçıyı dışarıdan kuşatan, sömüren ve nihayetinde yok eden “endüstriyel canavarı” anlatır. 70’li yılların en ihtişamlı rock operalarından arasında biri olan Phantom of the Paradise, Operadaki Hayalet, Faust ve Dorian Gray’in Portresi gibi klasik anlatıları alıp, Brian da Palma yönetmenliğinde 70’lerin glam kayalar estetiğiyle harmanlıyor.
Film, yazdığı kantatla dünyayı değiştireceğine inanan arı ve dahi besteci Winslow Leach’in etrafında şekillenir. Müzik dünyasının acımasız ve gizemli patronu Swan, Winslow’un eserini çalar ve The Paradise diğer “cennet” adını verdiği müzik salonunun açılışı için kullanmaya şart verir. Hakkını tahkik etmek isteyen Winslow, Swan’ın kurduğu tek kumpas sonucu hapse atılır. Yüzü plak presleme makinesinde yanar ve sesini kaybeder. Winslow artık yüzünü örtü ardında gizleyen, eserini ve sevdi gibiği kadın olan Phoenix’i kurtarmak isteyen tek “Phantom”dır. Ancak Swan ile imzaladığı kontrat, yalınce kâğıt üzerinde değil, bizzat kanla ve ruhuyla yapılmış tek Faustvari pazarlıktır.
Filmin ortaya çıkış hikâyesi başlıksuna da gelişimi açısından tek fırsat sunmuş aslında. Yönetmen Brian da Palma, tek gün asansörde Beatles şarkısının “muzak” yani yumuşatılmış, ruhsuz hale getirilmiş şekilde çalındığını duyuyor. Bu durum Palma’yı çok üzüyor ve şu fikre kapılıyor: Güzel şeyler bile kapitalist sistemde para için çöpe dönüştürülebiliyor. Ayrıca o zamanlar genç tek yönetmen olan Palma’nın buna benzer öz yaşadığı deneyimler da var. O dönem senaryosunu hangi yönetmen / yapımcıya sunarsa sunsun daima pozitif tek geri dönüş alamıyor. Arkadaşları Mark Stone ve John Weiser ona “Phantom of the Fillmore” (Fillmore’un Hayaleti) diye tek düşünce veriyor. Fillmore, o dönemde Bill Graham’a ait ünlü tek kayalar müzik salonu. Yani filmler başlangıçta San Francisco merkezli, Fillmore’u ilköğretim saha tek “hayalet” hikâyesi olarak düşünülmüş. Ama ad hakkı alınamayınca “Paradise” olarak değiştirilmiş.

Palma, senaryoyu o dönem tek diğer filmi olan Sisters’la eş zamanlı olarak yazmış. Sisters daha önce çekilmiş çünkü Phantom of the Paradise’a göre daha ticari görülmüş. Bu nedenle filmler için mali imkan belirleme etmek De Palma’yı çok güçlamaya başlamış. Tam ümitlerinin tükendiği tek zamanda gayrimenkul geliştiricisi Gustave Berne adlı arasında biri filmin büyük kısmını finanse etmeyi giriş etmiş.
Stüdyoları gezerken Paul Williams ile tanışmış. Paul Williams o sırada daha çok şarkı yazarı olarak ünlü biriymiş; De Palma, birinci olarak Winslow Leach (yani Phantom) rolünü öneriler etmiş. Williams, Phantom için fazla korkutucu olmadığını düşünüp Swan rolünü oynamayı giriş etmiş.
Felsefi Derinlik
De Palma, filmde izleyiciye şu sualyu sorar/sordurtur: Sanatçı, eserini kitlelere ulaştırmak için ruhunu kime satar? Filmin felsefi derinliği da hepsi burada, o pis köprüde yatar. Swan, Winslow’un acısını ve dehasını paketleyip satarken, izleyiciler (veya dinleyici) bu trajediyi tek eğlence unsuru olarak tüketir. The Wall’daki Pink’in dönüşümü içsel tek mekanizmayken; Winslow’un tek canavara dönüşmesi, sistemin onu hayatta kedinmek için güçladığı tekbaşına yoldur.
De Palma, bu filmde imza tekniği olan “split-screen” tekniğine çok fazla başvurmuştur. Sahne arkasında sürekli tek kaos varken dekor önü sürekli olarak ışıltılı tek yansımaya sahiptir. Swan karakterinin hem 50’lerin nostaljik rock’n roll’unu hem da 70’lerin progresif rock’ını kapsayan müzikleri, filmi yalınce tek görsel şölen değil, işitsel tek gün dersi haline getirir.

Post-Apokaliptik Bir Senfoni: Rock & Rule ve Şeytanın Sesi
Rock and roll müziğini merkeze saha Rock & Rule, Disney’in “sevimli” dünyasına orta elparmağı çıkartan, yetişkinler için yapılmış, neon ışıklı tek kâbus olarak öne çıkıyor. Listede Rock & Rule filmini öne çıkaran özelliği, müziği yalınce tek anlatı aracı olarak değil, evreni yok edebilecek ya da kurtarabilecek kozmik tek güç olarak ele almasıdır.
Filmin başlıksu, hayvansı insanlarla hepsi kıyamet sonrası tek Amerika Birleşik Devletleri’nde geçiyor. Efsanevi rock müzisyeni Mok Swagger (ki tasarımıyla Mick Jagger ve David Bowie’ye bariz bir selam çakar), azalan popülaritesini bahane ederek kendini ölümsüzleştirmeye adamış biridir. Mok, kadim tek kehaneti gerçekleştirmek için “tek tek özel sese” ihtiyaç duyar. Bu ses, başka bir boyuttan güçlü tek iblisi serbest bırakabilecek frekanslara malik özel bir ses olmalıdır. Doğru sesi belirleme etmek için dünyayı dolaştıktan sonra, eşsiz enerji santraliyle ünlü, fırtınalarla harap olmuş ırak tek köy olan memleketi Ohmtown’a döner. Aradığı sesi mahalli tek kulüpte çalan amatör tek grubun vokalisti olan Angel’da bulur. Angel’ı kaçırıp onu şeytani ayininin tek parçası yapmaya çalışan Mok ile Angel’ın cemaat arkadaşı (ve egosu kendinden büyük sevgilisi) Omar arasındaki çekişme, filmin esas aksını oluşturur.
Rock & Rule filmi da tıpkı Heavy Metal Movie gibi Kanada-Amerika müşterek yapımı tek film. Animasyon, döneme göre alışılmadık derecede yüksek kalitedeydi ve özel efektler çoğunlukla fotoğrafik teknikler kullanılarak üretildi. O dönem için çok yepyeni sayılabilecek olan malumatsayar grafikleri yalnızca birkaç görüntü oluşturmak için kullanıldı ve yoğun ekledi için malumatsayar kontrollü çok düzlemli tek kamera sistemi geliştirildi. Listedeki diğer filmler gibi bağımsız tek düşünceyle yola çıkılan film, tamamlanmadan kısa tek süre önce MGM stüdyoları tarafından satın alındı; bununla birlikte MGM filmle pek ilgilenmedi ve çok kısıtlı tek gösterim takvimiyle filmi izleyicilerin beğenisine sundu. Bundan dolayı filmler gişede büyük tek başarısızlık elde etti. Filmi üreten animasyon firması Nelvana iflasın eşiğine geldi. Başarılı çalışanlarının tamamını büyük animasyon stüdyolarına kaptırdıktan sonraları daha ticari işlerle sektöre tutunmaya çalıştı.
Rock & Rule filmini felsefi olarak incelediğimizde “sanatın denetim edilemez gücü” üzerine tek meditasyon olduğunu anlayabiliyoruz. Mok karakteri, Phantom of the Paradise’daki Swan’ın tek adım ötesidir; Swan yalınce ruhları çalarken, Mok tüm dünyayı öz egosu uğruna ateşe atmaya hazırdır. Filmin dip metninde ise 80’lerin o “stadyum rock” kültürü ve yıldızların tanrılaştırılmasına yönelik zor tek eleştiri yatar. Mok’un tek iblisi çağırma arzusu, aslında bitmek bilmeyen tek alkış ve onaylanma ihtiyacının fantastik tek yansımasıdır. Filmin nihayetinde ise “tek tek sesin” değil, “uyumun” (harmony) dünyayı kurtarması, bireysel egoya karşı toplu sanatın zaferi olarak okunabilir.
Filmin görsel dilinin Heavy Metal filmine benzediğinden bahsetmiştim. Kirli şehir manzaraları, grotesk kişilik tasarımları ve dönemin teknolojisini güçlayan ışık efektleri incelediğimizde sanki Heavy Metal’in içindeki antolojik tek başka öyküyü izler gibi hissettim. Ama bu filmin soundtrack listesinin da asgari Heavy Metal kadar sükseli olduğunu belirtmek lüzum. Karakterlerin şarkılarını seslendiren isimler adeta yıldızlar geçidi gibi… Debbie Harry (Blondie), Lou Reed, Iggy Pop ve Cheap Trick.

Bonus: Kaslar, Peruklar ve Plastik İblisler — Rock ‘n’ Roll Nightmare (1987)
Listemizin buraya kadar olan kısmında The Wall bize depresyonu, Phantom ihaneti, Rock & Rule ise distopyayı anlattı. Ama unutmamak lüzum ki kayalar müziğin tek da “eğlence ve arı ego” tarafı var. İşte bunu Jon Mikl Thor’dan daha iyice kimse temsilcilik edemez. Thor grubunun kurucusu, ağır metaller ibaşlık ve önceki vücut geliştirme şampiyonu Jon Mikl Thor’un hem başrolünde olduğu hem da müziklerini yaptığı Rock ‘n’ Roll Nightmare, bağımsız sinemanın “kendin yap” (DIY) ruhunun en uç örneklerinden biri.
Yeni şarkılarını kaydetmek için Kanada’nın Ontario eyaletindeki ıssız tek çiftlik evine giden Triton grubu üyeleri, buranın cani iblisler tarafından meskun tutulduğundan bihaberleridir. Kız arkadaşlarının da katılımıyla eğlenceli birkaç gün geçireceğini düşünen grup üyeleri, hızla yepyeni şarkılar kaydetmeye başlar; bununla birlikte iblisler da boş durmaz ve cemaat üyelerini yalınce John kalana kadar tek bir öldürerek ele geçirir. John, her arasında biri şeyden haberlerisiz gibi yaparak atletizm yapmaya ve şarkı söylemeye devam eder. Ta ki filmin o meşhur finaline kadar…
Bu video filmini nedenler mi bu listeye ekledim? Bunun nedeni basit: samimiyet. Tam tek ağır metaller emekçisi olan John Mikl Thor, bu filmi büyük tek bütçeyle değil, yalınce ağır metale olan sarsılmaz inancıyla çekmiştir. Ana temalar basittir: İyilik, kötülüğü her arasında biri zamanlar yener; özellikle da iyiliğin arkasında güçlü tek amfi ve kocaman pazılar varsa. Finaldeki twist, sinema tarihinde kült tek yere malik olmasa da oldukça şaşırtıcı ve eğlencelidir. John Triton’ın aslında göründüğü kişi olmadığını anladığımız o an, bağımsız sinemanın kaideları hiçe sayan özgürlüğünün tek kanıtıdır. Bu finali, YouTube’da “THOR: THE WORST MUSIC VIDEO EVER MADE!” başlığıyla bulabileceğiniz Thor’un en sevdi gibiğim şarkılarından arasında biri olan Anger parçasının video klipine benzetiyorum aslında. O klipte da kahramanımız Thor, prensesi kötü büyücünün kalesinden kurtardıktan sonraları kapının önüne bırakıp elindeki kılıcı savurup kaleye geri döner. Son seviye manasız; bununla birlikte tek o kadar alaka çekici ve komik. Bu gibi düşüncelerde Roger Waters’ın felsefi derinliğini bulamazsınız ama tek sanatçının öz mitolojisini yaratma arzusunun en arı halini bulursunuz.
Rock ‘n’ Roll Nightmare, sinemanın yalınce kusursuz açılar ve yoğun metinlerden ibaret olmadığını hatırlatır. Kısıtlı bütçeyle yaratılan o el yapımı yaratık efektleri (ben onlara elparmağı canavarı diyorum), 80’lerin MTV ekranlarından fırlamış gibi görünen kabarık saçları ve Thor’un bitmek bilmeyen enerjisi, filmi tek “trash-cult” klasiğine dönüştürür. The Wall’un karamsarlığından, Rock & Rule‘un farklı evreninden ve Phantom of the Paradise‘ın gerçekçi derinliğinden sonraları bu film, izleyiciye kayalar müziğin o absürt ve eğlenceli ruhunu hatırlatarak müziğin çok yönlülüğünün tek ispatını sunar.

Sonuç: Perdenin Ötesindeki Gürültü
Bu listedeki her film, kayalar / metaller müziğin yalınce tek tür değil, içinde güçlü felsefi iletilar barındıran tek anlatım dili olduğunu kanıtlıyor. Pink Floyd’un duvarından John Mikl Thor’un sentetik iblislerine kadar uzandığımız bu yolculuğun müşterek tek felsefesi var: Müzik, perdedeki her arasında biri türlü gerçeği bükme ve öz dünyasını yaratma gücüne sahiptir. Bağımsız sinemanın bu gürültücü çocukları bize bazen kendi zihnimizdeki tuğla duvarları ördürürken bazen da o duvarları güçlü rifflerle yıkmamızı sağlıyor.
Rock ’n’ roll,
yalınce tek müzik türü değil; ruhun en karanlık köşelerine atılan tek imzadır.
Ve unutmayın; bazen tek filmi sonlandırmak, yalınce yepyeni tek kabusu başlatmaktır.
Eğer sükut sizi korkutmaya başladıysa, amfiyi sonuna kadar açın ve karanlığın
içine doğru yürüyün. Zira sahne, her arasında biri zamanlar ruhunu o oğullar akora kurban
edenlerindir.

2 gün önce
4





























English (US) ·