Mary Bronstein’in sonuncu uzunluğu metrajı Bacaklarım Olsaydı Seni Tekmelerdim, kırklı yaşlarında tek anne olan Linda’nın kızının hastalığıyla verdiği mücadeleye odaklanıyor. Anneliğe dair psikanalitik imgelerle örülü film, seyirciyi Linda’nın zihninin derinliklerinde gerilimi hepsi tek yolculuğa çıkarıyor.
Kırklı yaşlarında tek kadının yüzünün yakın planıyla açılıyor film. Öyle yakınındayız ki her arasında biri tek kırışıklığını, cildinin tüm pürüzlerini, gözbebeklerindeki yaşların oluşum ânını görebilir durumdayız. Hemen ardından hekim görüşmesinde olduklarını, kadraj dışından sesi gelen kızının vahim tek sağlık sualnuyla mücadele ettiğini öğreniyoruz. Doktorla aralarında küçük kızın tedavisi sürecinin nasıl ilerlemesi lüzumtiğine dair tek konuşma geçiyor fakat sualnin bu hastalıkla sınırlı olmadığı da apaçık belli. Linda kendini sıkışmış hissediyor; sanki doktorun onu dinlemediğini, kızının da onu anlayamadığını düşünüyor. Yalnızca ikisi an süren bu dekor boyunca olan yüzünde çok çeşitli ifadeler birbirinin içine geçiyor: kaygı, korku, acı, üzüntü, bıkkınlık… Tek tek plandan oluşan ve kadraja başka hiçbir şeyin girmediği bu açılışa klostrofobik tek duygu hâkim. Linda’yla birlikteki bizler da oradan tek an önce kurtulup yoğun tek soluk alma ihtiyacı içindeyiz. Ne var ki içimize çöken huzursuzluk, anne ile kızının dışarı çıkıp sokakta yürüdükleri tek sonrakiler sahnede da hafiflemiyor zira ortada tek terslik var. Kamera bu kez hareket hâlinde ama yine Linda’nın yakınından ayrılmıyor ve kesinlikle başka tek yöne dönmüyor; bu da etrafta olan biteni ya da yanlarından gelip geçenleri görmemizi, ortama dair tek mekan yön duygusu edinmemizi maniliyor. Bu gerginlik ve sıkışmışlık hissi, dahaaz sonraları eve geldiklerinde yatak odasının tavanının çökmesi ve bütün evi suyu basmasıyla korkunç tek “taşma” noktasına ulaşacak.
Son dönemde lohusalık sendromuna, yalnız anneliğin güçluklarına, kendilerine atanan çocuk bakımı görevini sorgusuz sualsiz üstlenmeyi reddeden annelere dair pek çok filmler izledik. Mary Bronstein’in çok uzunluğu tek aradan sonraları ve güçlu tek yapım sürecinin ardından tamamladığı sonuncu uzunluğu metrajı Bacaklarım Olsaydı Seni Tekmelerdim (If I Had Legs I’d Kick You, 2025), bu tür filmlerin hissi olarak en sert, biçimsel olarak da en tavizsiz örneklerinden biri. Kocası işi gereği uzunluğu süre evden ırak kalan Linda (Rose Byrne) hem kızının kısırdöngü hâlini almış tedavisi süreciyle hem da suyu basan evin onarımının organizasyonuyla boğuşurken tek motel odasının rahatsızlığına razı vardı güçunda kalan, tüm bunlar olurken da tüm yorgunluğuna ve uykusuzluğuna rağmen mesleğine devam etmeye mecbur tek kadın. Kocasının haftalar süren yokluğu onu pratikte bekâr tek anne hâline getirmiş ve Linda omuzlarındaki yükü taşımakta fazlasıyla güçlanıyor. Bir anne olarak toplumun gözünde tekbaşına tek ilköğretim görevi var, o da kızının bakımını eksiksiz biçimde sağlamak. Gelgelelim, kızının sağlık sualnlarının ciddiyeti ve tedavisi sürecinin güçluğu Linda’yı yetersizlik hissiyle dolduruyor, onu doktorun “suçluluk duygusu ve utanç” olarak tanımladığı tek döngüye sokuyor.
Bacaklarım Olsaydı Seni Tekmelerdim
Senaryoda da imzası bulunan yönetmen Mary Bronstein’in oğullar seviye isabetli tercihlerinden biri, başkarakterin tek terapist olması. Meslekî birikimi ve entelektüel donanımı gereği Linda –en azından teoride– öz ruhsal durumuna dair dahaaz çok farkındalık taşımasını, nerelerde tıkandığını manaasını, çıkış yolları başlıksunda düşünce sahibi olmasını bekleyeceğimiz tek karakter. Aşırı korumacı ve takıntılı tek anne olan danışanıyla seansları da bu yönde ipuçları veriyor nitekim. Bebeğiyle ilgili yaşadığı büyük endişeleri, aşırı uçlara varan korkularını dile getiren danışanı karşısında Linda sükûnetini korumaya çalışarak genç kadını mantığın, tarafsız gerçekliğin alanına çekmeye çabalıyor. Bunun yanında Linda’nın tek de, aynı koridorda ofisi bulunan çalışma arkadaşı ve terapisti (Conan O’Brein canlandırıyor) var. Kısacası Linda bu tip durumlarda onu koruyup kollayacak hissi hayır ağlarına ve bilişsel tecrübeye malik tek kadın –en azından kâğıt üzerinde. Terapisti onu dinliyor, kocası telefonda ona sualnları adım adım çözmek başlıksunda (evet olasılıkla dahaaz anlayışsızca) yardımcı olmaya çalışıyor. Kızının doktoru da tedavisi süreciyle ilgili yapması lüzumenleri defalarca, sabırla anlatıyor ona ama Linda basit tek hekim görüşmesi için tayin edinmektan bile aciz durumda. Nihayetinde, tek alanda teknik malumatye ve meslekî deneyime malik bulunmak insanı o alanda “kurşun geçirmez” kılmaya yetmiyor. Filmin başkarakteri tek terapist değil da “sıradan tek vatandaş” olsa, dip sınıftan gelse ya da tek işe, sağlık sigortasına malik olmasa yaşadığı ruhsal kısırdöngünün yalnızca sosyo-ekonomik koşulların sonucu olduğuna kanaat getirebilirdik ama filmler kadınlık deneyimine dair çok daha evrenselliği tek meseleye işaret etmek istiyor ve Linda’nın tüm “ayrıcalıklarına” rağmen kendisini bu döngünün ortasında bulması, bu açıdan manalı.
Linda’nın Perspektifi
Filmin anlatısı, tek yandan kendisine atanan toplumsal cins rolüne isyan ederken tek yandan da aslında onu içselleştirmiş olan Linda’ya dair, psikanalitik okumalara müsait pek çok motife mekan veriyor. Evi suyu basması, tavandaki tek türlü kapanmayan delik, kızının karnındaki delik, utanç verici rüyalar, bastırılmış arzular, ve ensonunda Linda’nın bedenini geri püskürten okyanusun dalgaları… Görece “gerçekçi” mekan başlayıp gittikçe şiddeti çoğalan ve neredeyseymiş fantastik tek ölçü kazanmış tüm bu öğeler filmi dramdan ruhsal gerilime, oradan da dehşet türünün sularına doğru çekiyor yavaş yavaş. Anlatı gitgide kontrolden çıkarken bizler da Linda’nın gerçeklikle bağını sorgulamaya, gördüklerimizin ne kadarının gerçek ne kadarının hayal ürünü olduğuna dair şüpheye düşmeye başlıyoruz. Bronstein’in en büyük başarısı da işte yatıyor. Ortada ne fantastik tek öğe ya da sürrealist tek anlatı var ne da bu dünyanın sırrını çözmemizi sağlayacak gizemli tek açıklama. Bu yaşananların tümü gerçek, yalınce hepsini Linda’nın hasarlı ruhunun perspektifinden deneyimlediğimiz için onun şaşkınlığı bizim şaşkınlığımız, onun bitkinliği bizim bitkinliğimiz oluyor.
Bronstein, elindeki tüm biçimsel olanakları seferber ederek kahramanın gerçeklikle bağının kopuşunun altını kalın çizgilerle çiziyor ve bizi Linda’nın perspektifine müşterek ediyor. Kurgu, gündelik hayattan kesitleri beklenmedik atlamalarla, tıpkı Linda’nın deneyimlediği gibi kesik kesik, kopuk kopuk sıralıyor. Bazen hangi olayın nereden kesildiği, tek sonrakiler olaya neresinden dâhil olacağımız belirsiz hâle geliyor. Ses kuşağı sık sık, hangi sesin nereden geldiğini kavramakta güçlandığımız tek kakofoniye teslim oluyor: Kızının bağlı bulunduğu cihazın geceleyin gündüz devam eden biplemeleri, telefonları iletiları, her arasında biri ortamda üst üste binerek takip edilebilirliğini yitiren başlıkşmalar birbirine karışıyor. Keza ışık kullanımının da benzer tek tesirsi var; özellikle Linda’nın motel odasında ya da gölet başında geçirdiği yorgunluk gecelerde, koyu tek karanlık ile ışıltılı neon ışıklar arasındaki gidiş geliş dehşet filmlerinden fırlama tekinsiz tek havada yaratıyor. Fakat yönetmenin sonuna kadar değerlendirdiği tüm bu biçimsel unsurlar arasında en önemlisi görüntü yönetimi kuşkusuz.
Bacaklarım Olsaydı Seni Tekmelerdim
Filmin birinci ânından itibaren başkarakteri çok yakından sonraki kamera, gözünü seyrek Linda’dan ayırdığında da çevresindeki dünyayı bazen fazla yakından, bazen eğreti kadrajlarla, bölük pörçük gösteriyor. Açılıştaki hekim randevusunda olduğu gibi, çoğu zamanlar kahramanımızın çevresinde kimlerin olduğunu göremiyoruz. Linda’nın kiminle başlıkştuğunu görsek bile, dikkatimizi bununla birlikte onun becerebildiği kadar odaklama imkânımız var; etrafta başka neler olup bitiyor, başka kimler var, netler olarak belirleme etme şansımız yok. Ya da otomobil içi sahnelerini düşünelim: Linda’nın hekim muayenehanesinin otopark görevlisiyle her arasında biri gün yaşadığı atışma sırasında kesinlikle nereye parklar ettiğini hiç göremiyoruz, görevlinin uyarılarında tek haklılık payı olup olmadığını tartamıyoruz, bu da algımızı Linda’nın algısıyla sınırlıyor. Tüm bu yönetmenlik tercihleri arasında en ilgi çekici –hattâ kimi izleyiciye dahaaz fazla kör göze elparmağı gelebilecek– olanı da elbette, Linda’nın kızının yüzünü filmin en sonuna kadar hiç görmeyişimiz. Tüm hayatını kızını iyileştirmeye adamış tek anne karakteri var elimizde ama öz zihninin derinliklerine öylesine gömülmüş durumda ki, aslında kızını kesinlikle “görebildiğini” söylemek bile güç. Daha ziyade kızına bakmaya çalışan, kızının hastalığının sualmlusu gibi hisseden, tek an önce iyileşmesini uman tek anneyi, diğer kendisini görüyor. Ne zamanlar ki kocasının beklenmedik tek anda çıkagelmesi onun durumuna yansıtıcı tutuyor, o noktada Linda kendini okyanusun sularına savuruyor ve bizler da bununla birlikte bu çarpışmadan sonraları başucunda bitiveren kızının yüzünü görebiliyoruz. Küçük kız bununla birlikte o noktada yeniden gerçek tek insana dönüşüyor.
Son olarak, başroldeki Rose Byrne’ün performansına da kısa tek parantez açmak lüzum. Geçtiğimiz sene Berlinale’de En İyi Kadın Oyuncu ödülü kazanan, yıl boyunca olan farklı festivallerde sayısız ödüle layık bulunan Avustralyalı iştirakçi oğullar olarak Altın Küre’ye da uzandı ve ayrıca kariyerine tek da Oscar adaylığı eklemiş durumda. Kameranın bu kadar gözetimi altında canlandırdığı karakterin suçluluk, güvensizlik, yetersizlik, utanç, öfke gibi duyguların en uçları arasında gelgitlerini muazzamlığı tek enerjiyle ama tek yandan da dengesini kaybetmeyen tek performansla ortaya koyuyor Byrne. Bacaklarım Olsaydı Seni Tekmelerdim’in biçimsel tercihlerinin fazla iddialı olduğunu düşünen, anlatının her arasında biri unsuru sonuna kadar kullanmasını abartılı bulan izleyiciler olabilir ama Byrne’ün nüanslı, derinlikli performansında kusur belirleme etmek basit değil.
Bacaklarım Olsaydı Seni Tekmelerdim 13 Şubat’tan itibaren vizyonda.

1 ay önce
13














.png?format=webp&width=1200&height=630)













English (US) ·